ZEKİ DEMİRKUBUZ İLE SİNEMA SÖYLEŞİSİ

 


'Auteur Yönetmen' olarak anılmaktan rahatsız olmadığını dile getiren Zeki Demirkubuz'u C Blok, Masumiyet, Kader, Kıskanmak, Yeraltı, Bulantı, Yazgı ve daha bir sürü filmden tanıyoruz. Yazgı demişken, kızının adını bu filme verdiğinden bahsediyor ünlü yönetmen ve ardından söyleşiye başlıyoruz...


Son yıllarda dijital platformların Türkiye'de popülerleşmesi ve film izleme pratiklerinin değişmesi, sinema sektörünü ve film anlatısını nasıl etkiledi? 

  • - Evet bu özellikle pandemi sırasında benim kafamı çok kurcalayan bir şey oldu. Aslında hala bu konuya net bir cevabım yok, çünkü hala düşünüyorum... Çünkü hızla değişti her şey ve hala da değişiyor. Bakalım nereye gidecek? Sadece gözlemlerim var, pek bi bilgim yok. Zaten bu süreç içinde 6 yıl da hiç film yapmadım. İşte bir tek “Hayat”ı yaptım ama üç senede bir ortalama film yapan biriyim. Ama her üç senede, eskiden de öyleydi yani bırakın son altı seneyi, inanılmaz hızlı şekilde değişiyor her şey. Zaten ilk değişim 35mm negatif filmden bu dijital sinemayla başladı. Bu yetmedi, kameralar değişti , projeksiyonlar değişti. Bir de şimdi izleme alanları değişti. Şöyle, ilk çıktığı yıl açıkçası ben pandemide düşünme fırsatı buldum çünkü pandemide ben de mecburen bu platformları kullanmak zorunda kaldım, oradan izledim. Valla ilk başta baya umutlu gibiydi, iyiydi. Mesela Netflix’te “Roma” diye bir film izledim. Roma’yı izledin mi? 


Evet izlemiştim... Güzel filmdi. 

-İnanamadım yani, inanılmaz iyi bir film. Ee, bu hani çok büyük bir imkan gibi gözüktü. Hatta böyle sinemadan daha iyi olabilir mi acaba her şey gibi gözüktü. Ama dünyada her şey öyledir, bir şeyin başlangıcında yalnızken, azken çok iyidir, çok namusludur, çok idealisttir, çok yüksektir. Sonra popülerleşmeye, insanların eline düşmeye başlayınca çok saçma sapan bir hal alır.  


Monotonlaşır... 

- Evet, sıradanlaşır. Şimdi, Türkiye korkunç. Şu anda mesela Netflix’in ya da diğer platformların, yani zaten çok şey izleyen biri değilim ama endekslerine bile bakamıyorum çünkü çok değişik şeyler oynuyor. O nedenle bu pratik geçici mi, kalıcı mı, iyi bir yere gider mi, gitmez mi, sinemaları nasıl etkiledi ve etkiliyor bunları bilmiyorum çünkü hem dünya hem sosyal hayat hem de özellikle Türkiye bu konuda tam bir geçiş aşamasında. Ama sonuçta ne kadar açık fikirli insanlar olursak olalım, geleneğe ve yaşadığımız şeylere duyduğumuz bir bağ oluyor bir saygımız oluyor. Bir sadakat oluyor. O yüzden bu açıdan bakınca sinemaların buna dönüşmesi biraz üzücü gibi gözüküyor şu anda. O yüzden bu konuda söyleyebileceğim daha özel bir şeyim yok. Bir de mesela bu platformlarla hiç çalışmadım. Hiçbir iş de yapmadım bunlara. Ama yani klasik bir deyim vardır ya: “Hiçbir şey eskisi gibi değil artık.” ve nereye gideceği konusunda da gerçekten hiçbir şeyde bulunamıyorum... 

 

Geleneklere bağlı kalmanın mı daha faydalı olduğunu, yoksa yenilikleri benimseyip onlara adapte olmamızın mı daha doğru olduğunu düşünüyorsunuz? 

  • - Burada bu bir doğru yanlış sorunu değil bence bu. Daha çok hissediş sorunu. Elbette insan yaşamına sahip çıkan bir varlık olarak ya da yaşamıyla övülen, yaşadığı şeylerle kendini ifade eden bir varlık olarak gelenek görenek ve eski olanı benimser. Ama aynı zamanda da bugün sahip olduğumuz her şeyde bir zamanlar başka geleneklerin yok olup onların yerine geçmiş şeyler. Bu böyle bir çelişki yani konunun iki tane şeyi var. Bir, kişisel olarak mı bakacağız bunlara yoksa genel bir ilerleyiş açısından mı bakacağız? Bunun cevabı değişir... 

 

Kişisel olarak... 

- Ben böyle hatıralarına, yaşadığı şeyler korkunç bile olsa, yaşadığı şeylerle yüksek bağlar kuran biriyimdir. Kötü de olsa benim hikayelerim o nedenle sahip çıkıyorum ama bunu her şeyin merkezine koyup da değişimi reddedecek kadar da budala değilim. 

 

Yani değişime de ayak uyduruyorsunuz günün sonunda... 

  • - Uydurmazsan yok oluyorsun. (gülüyor) 

 


‘Zeki Demirkubuz Sinema’sı neyi anlatıyor? Neden sinemaya yöneldiniz? 

  • - Ben de düşünüyorum. Niye yapıyorum, niye bunun peşindeyim, neyi anlatıyorum, niye başka şeyler çekmiyorum diye. Yıllar sonra en yakınlaştığım cevap şu: belirsizlik benim çok ilgimi çekiyor. Muğlak olan, belirsiz olan... Üzerine asıl düşünülmesi asıl sorgulanması gereken şeyin insanın bu belirsiz yanları olduğunu düşünüyorum. Biraz peşinde olduğum şey bu galiba. Bununla bağlantılı olarak işte imkansızlık duygusu mesela. Yani insanın ne olursa olsun, ne kadar güçlü, ne kadar akıllı olursa olsun bir imkansızlık duygusu içinde kıvranan bir varlık olduğunu düşünüyorum. Bunları anlatmaya, anlatmaktan öte bunları paylaşmak şeklinde yapmaya çalışıyorum. İşte bu yüzden mesela benim filmlerimde bir mesaj yoktur, insanlara dogrudan bir şey söylemez, finalsizdir. Finalde hikaye bir yere ulaşmaz. Bunların yanısıra şunu söyleyebilirim; iyiliğin, doğruluğun, insanlığın, ahlaklı olanın bunların açık ve daha net görülebilir şeyler olduğunu düşünüyorum. Fakat insanın karanlık yanı, bütün meselenin, bütün acının buradan kaynaklandığını düşünüyorum. Böyle düşündüğüm için insanın karanlık tarafına olan ilgim yüzünden aslında sinema yapıyorum daha çok. Zaten aşağı yukarı çektiğim bütün filmlerin ortak teması bu. Ee, Nietzsche’nin şöyle bir şeyi var, insan nedenlerinden çok sonuçların ortaya çıkardığı bir varlık. Gerçekten hayatımızda bir çok şey nedenleri ile değil sonuçları ile var. Yani en basitinden ölüm mesela. Neden dünyaya geliriz hiçbir cevabı yok ama ölürüz. Bu net bir şeydir yani bir sonuç. Mesela aşk... Kimse neden aşık olduğunu bilmez ama aşık olur. 

 

Mutlak bir sonuç vardır... 

- Evet, yani bir neden yok ama bir sonuçlar var. Ama öbür taraftan da insan düşünen ve sorgulayan bir varlık. Cevaplarını bulamayacağını bile bile de olsa soruyor. İşte burada insanlar ikiye ayrılıyor. Kimisi cevaplar bulup bunlara inanıyorlar ve bununla idare ediyorlar yaşamlarına, ama benim gibiler, ee işte soruları soruyorlar ama buldukları cevaplarla asla yetinmiyorlar. Bu durumun yaşattığı karmaşa, belirsizlik benim çok dikkatimi çekiyor. Diğer konularda, felsefe dahil, diğer hiçbir bilim dalında bunlar sanatın bize tanıdığı özgürlükler gibi sorgulama imkanı vermiyor. Mesela böyle bir şeyi sosyolojik olarak, sosyolojiyi kullanarak, psikolojiyi ne bileyim fiziği kimyayı kullanarak bunlara bir cevap bulmanın imkanı yok. Yine de burada en özgürlükçü şey sanat. Çünkü hayatın diğer alanlarında sorgulayamayacağın şeyi burada sorguluyorsun. Mesela bir sapığı ne hukuk, ne sosyoloji hiç kimse açıkça ilgilenmez. Bir bağ kurulmuyor, direkt yaptırım uyguluyorlar. Ama bir filmde sapığı merkeze alıp enine boyuna, etraflıca inceleyebilirsin. Bu imkanları seviyorum. Bunlar yaratıcılığı da kışkırtan şeyler. Özetle bu hepsini topladığın zaman bu varoluşun yarattığı belirsizlik çok dikkatimi çekiyor. 

 

Sinema dünyasında memnun olmadığınız durumlar var mı, varsa nelerdir? 

- Olmaz olur mu! Yani gerçi ne kadar sinema dünyasındanım ve buraya ait biriyim bundan da emin değilim. Sinemayla bağım nerdeyse, aslında en başından beri böyle ama son yıllarda giderek arttı. Böyle geceleri hikayeler düşünmek, geceleri senaryo yazmak ve arada bir film çekmek dışında sinema ile neredeyse hiçbir bağım yok. Bu biraz özellikle böyle çünkü sinemacılığı bir kimlik haline getirmek filan çok bana göre işler değil. Bir de gerçekten kimsenin umrunda olmayan konuları kafaya takıp bunları özellikle geceleri düşünüp sonra anlamlı bir hale getirip sonra bunun filmini yapıp gerçekten daha gerçek bir hale dönüştürüp insanların önüne koymak bana çok heyecanlı ve mucizevi geliyor. 

 

Mesela filmleriniz hakkında “ağır” diye yorumlar yapılıyor. Bu size nasıl hissettiriyor? 

  • - Bunlarla çok fazla ilgilenmiyorum aslında. İnsanları dinlerim eleştirileri umursarım ama kimin yaptığı çok önemli. Mesela birisi gelip çok masum bir şekilde “ya filmin çok sıkıcı, mahvolduk” derse gülüyorum yani. İnsanların istediği gibi olmaya çalışmak maymunluk. Hatta şebek gibi biri yapar insanı. Kibirli olmadan ben herşeyin doğrusunu bilirim, en iyisini yaparım gibi hezeyanlara kapılmadan insanları dinlemek, eleştirilerini düzgünce dinlemek bir defa insani görevimiz. Ama bunun dışında düşündüğümü, inandığımı emek verdiğimi inandığım şekilde yapmak zorundayım. Eğer bir kere sizden bekleneni yapmaya başladığınız zaman dedim ya bunun ucu şebekliğe kadar gider. Bir bakmışsınız maymun olup çıkmışsınız. O zaman biri de bir gün çıkar “sen kimsin?” der. Bu sorunun cevabını asla veremezsin. Bunun dışında gerçekten çok karışık bir mesela. Çok karışık bir konu. Böyle yaptığın zaman toplumu yadsıdığın gibi bir şey çıkıyor ortaya ama alakası yok. Kendim izlemek için değil insanlar izlesin diye yapıyorum bu filmleri. Ama bunun bedeli de insanlar ne istiyor diye bunu öğrenip bunu taklit etmeye çalışmak değil. Bunu çok karaktersizce buluyorum. Bütün bunların içinde bir yol bulmaya çalışıyorum, yani ne elitist, snop biri olmak istiyorum ne de böyle popülist, milletin kuyruğuna takılmış biri olmak istiyorum...   

  Sinema dünyasında memnun olmadığım durumlar yani dediğim gibi hayat gibi, hayattan neden memnun değilsem, özellikle ahlaki açıdan. Sinemada da memnun değilim. Ama açıkçası oturup da “sinemadan neden memnun değilim” diye düşünmedim de. Şunu da biliyorum; elbette ne sinema ne hayat benim istediğim gibi olmaz yani. Olamaz da yani bu mümkün değil. Dolayısıyla bu konuda böyle düşünmektense şöyle düşünüyorum. Benim gibi sıradan, hiçbir kimsenin bilmediği fark etmediği bir sokak çocuğu olaylar böyle gelişti. Yönetmen yaptı bu hayat. Ben de iyi kötü bir sürü hikaye anlatabiliyorum. Yani ben biraz öbür türlü değil de iyi yanlarından bakmayı seçiyorum ve gerçekten bu beni çok şaşırtıyor. Çünkü bir gece aklıma bir şey geliyor, sonra o gelişiyor gelişiyor sinemada gösteriliyor, insanlar onu izliyor ve en yakıcı gerçekler bile birkaç gün sonra unutulup gidilirken bu çok uzun süre kalıyor. Bu çok mucizevi bir şey. Memnun olmadığım tabii ki var, yani normal hayatta şikayet ettiğimiz ahlaki konular, normal hayatta şikayet ettiğimiz ahlaki konular, insani konuların hepsi sinemada kat kat fazlası var. Ortalık yavşak dolu, ne yapacaksın... Böyle yani. 

 

Son çektiğiniz film ‘Hayat’ ile bir önceki filminiz ‘Kor’ arasında altı sene fark var. Normalde 2-3 sene aralıklarla çekiyordunuz. Neden 6 sene beklediniz, belirli bir nedeni var mı? 


  • -Belirli bir nedeni yok aslında. Son sorduğun soruda memnun olmadığım şeyler bak mesela aklıma geldi: bu kadar hızlı değişim. Bu değişime ayak uyduruyor olmam. Mesela ben özellikle ahlaki konularda çok değişmekten yana biri değilim. Değişebilen biri de değilim. Çünkü ilkelerim ve prensipler benim en az, ne derler... Yani sahip olduğum diğer her şeyden daha önemli. Fakat son yıllarda her şey o kadar hızlı değişiyor ki, bir üç sene önce zorlukla öğrendiğim ve becerdiğim şeyler bir üç sene sonra bambaşka bir hale gelmiş. Dolayısıyla ilk yönetmenliğe başladığım yıllar bir yıl iki yıl arayla film yaparken zaman içinde bu aralıklar uzamaya, büyümeye başladı. İşte sebebi bu memnun olmadığım şeyler yani bu değişimin bu kadar hızlı olması. İnsan ahlaki, gelenekler, teknik hepsi... Ben çok meraklı biriyim, herşeyi takip etmeye çalışan biriyim, bütün öğrendiğim bu teknik konular, kameralar falan hepsi çöp oluyor. Adapte olmak insanı gerçekten çok yoruyor. Bir de film yapmanın temel duygusu vardır, bunlar içsel sebeplerdir. Ben içsel sebeplere film yapmaya çalışıyorum, bir konunun bende uyandırdığı merak, acı neyse ona dair filmler yapmaya çalışıyorum. Ama dışarda her şey o kadar hızlı değişiyor ki! Bunlara ayak uydurmak başlı başına bir sorun yani aracın kendisi amaç halina geliyor nerdeyse. Bunun üzerine para problemleri, teknik problemler, şunlar bunlar , hepsi üst üste bindiği zaman böyle bir pasif agresif oluyorsun. Ya şimdi ne gerek var! Bir de bu filmleri insanlar çok da merakla beklemiyorlar yani bir grup insan bekliyor. 


Ama belirli bir kitlesi var... 

  • - Var ama onlar da bana benzeyen insanlar sonuçta. (gülüyor) Az bir kitle. Bir de üstüne bu olunca o süreler ister istemez uzuyor. Şimdi mesela inşallah bir 10 sene daha geçmez son filmin ardından... 

‘Türk Sineması’nda İz Bırakanlar’ denilince aklınıza gelenler nelerdir? 

  • - Valla yönetmenler ve bazı filmler özellikle. Yılmaz Güney’in başka bir yeri var bende.İşte Yol filmi... Aslında pek çok filmi. Yönetmen olarak da... Ee, Lütfü Akat. Sonra bir sürü Son Kuşlar filmi. Yani bunlar var ve bunlar büyüdükten ve yönetmen olduktan sonra bağ kurduğum filmler ama bunun yanı sıra ilk böyle yaşamı tanıma konusunda doğrun ya da yanlış şekilde beni uyaran, çocukluğumun bir parçası olan filmler var, kahramanlarım var. İşte ilk aşık olduğum kadınlar var. Mesela işte Filiz Akın ile Türkan Şoray. Yeşilçam’ın o, pek çok türk gencinin özellikle bizim zamanımızda televizyon bile yoktu, pek çok ne bileyim insan olmayı belli bir insani değerleri, erkek olmayı öğrendiği oyuncular var; İzzet Günay, Engin Çağlar, Murat Soydan böyle bir sürü insanlar. Yani en başta da işte beğen beğenme, kabul et etme hayatımın en büyük hikayesi. Yani çocukken beni bir türk filminin afişi kadar heyecanlandıran bir şey yoktu. Bak filmlerin kendisinden bile bahsetmiyorum... Böyle Isparta’da bir sokaktan geçerken bir yerde bir türk filmi afişi gördüğüm zaman büyülenmiş gibi bir saat bakardım. Ama sonradan tabii kendim de yönetmen olup yaşama dair dertler taşımaya başladığım zaman bazı şeylerin tarifi yeniden oldu işte biraz önce bahsettiğim Yılmaz Güney, Lütfü Akat gibi yönetmenlerin onların bazı filmleri... Bu sefer onlar bambaşka bir anlam kazandı. Sonrasında bunlara başka yabancı yönetmenler eklendi. Öyle yani. 


Türk Sinema tarihinde en sevdiğiniz yönetmen kimdir? 

  • -Yılmaz Güney’i söyleyebilirim. Beni en çok etkileyen. 

 

Son filminiz “Hayat” ismi gibi hayatı mı anlatıyor, üzerinde durduğunuz yansıtmak istediğiniz spesifik bir konu var mı? 

  • -Yok zaten şöyle oldu önce film daha net belirgin bir şey anlatıyordu, ee, bir genç kızın kadın olma hikayesi idi. Ama sonra çok çalıştım, gerçekten çok çalıştım zaten çok uzun bir film oldu. Baya üç saatlik falan bir film oldu, yeni kahramanlar girdi, başka hikayeler girdi... Filmin adı ilk başta Hicran idi. O kızın ismi idi. Sonra böyle geniş bir açı olunca bu sefer o isimden alıp “Hayat” koydum ki böyle daha geniş daha muğlak bir duygu uyandırsın diye. Bu biraz da böyle daha uzaktan ve farklı bakmamı sağladı. Evet aşağı yukarı dediğin gibi bir süreç geçirdi ve dediğin gibi daha kapsamlı bir hale ulaştı. Uzun bir dönemi kapsayan bir film haline geldi. Tırnak içinde basit bir destan gibi bir şey oldu.  

 


Geçenlerde bir festival kapsamında basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Nuri Bilge Ceylan, çocukları yüzünden pek çok Marvel filmi seyretmek zorunda kaldığını söyleyerek, “bu da benim cezam” ifadesini kullanmış. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? ‘Ceza’ olarak nitelendiriyor musunuz Marvel filmlerini? Hollywood sinemasını takip eder misiniz? 

-  Ee, yok o biraz espridir hani öyle durumlar oluyor gerçekten ben de hani kızım büyürken onun gitmek istediği filmlere gittik mecburen izliyorsun filan. O basit bir şey bence ama tabii bir sanat filmi çeken bir yönetmen böyle dediği zaman hemen bir gazetecilik yapma gereksinimi duyuyorlar. Hollywood sineması benim beslendiğim kaynaklardan biridir. Özellikle 1950’lerin, 60’ların, 70’lerin Hollywood sinemasını çok beğenirim. Gerçekten çok severim. Hatta böyle Avrupa Sineması’ndan çok onlardan etkilendiğimi söyleyebilirim. Her açıdan, oyunculuk açısından, dramatürjü açısından falan. İyi filmin nereden gelebileceği konusunda bir önyargım yoktur aman bu amerikan filmi bu avrupa filmi gibi. Pek çok berbat avrupa filmi var dolu yani. Hatta sanat filmi diye geçinen, entelektüel olduğunu iddia eden bir sürü paçavra dolu ortalık. Dolayısıyla böyle genellemeler yapmam ben. Önüme koyulan şeye bakarım. O bende duygu uyandırırsa hayata dair bana bir şey gösterirse o benim için iyi filmdir, bu nereden gelirse gelsin. Bazen marvel filmleri izliyorum yani merak ediyorum bakıyorum. Ama tabii yani baya kötü onlar yani. (gülüyor). Ama bazen o ticari filmlerin içerisinde de çok kaliteli filmler çıkabiliyor. Gerçekten bunu nasıl yapmışlar dedikleri oluyor. Bunlar var yani bunlar hayatın gerçekleri, beğen beğenme. Isteyen izler isteyen istemez açıkçası. 

 


Son olarak, sinema sizin için ne ifade ediyor? 

  • -Sinema benim için aynı hayat gibi. Belirli bir şey ifade etmiyor. Yani günü geliyor, büyük bir sahtekarlık olduğunu düşünüyorum. Artık nasıl bir ruh halinde oluyorsam... Bu sadece sinemada da değil mesela geçenlerde bir dönemde Dostoyevski’nin çok büyük bir sahtekar olduğunu düşündüm yani anlattığı meseleler olarak. Dolayısıyla buna belli bir cevap vermek çok zor. Bir dönem öyle düşünürsün sinemayla alakalı, bir dönem çok iyi hissedersin. Işte az önce dediğim gibi bir dönem mucize olduğunu düşünüyorum. Tanrı’nın en büyük mucizesi olduğunu düşünüyorum bazen, dedim ya ben sokakta birini görüyorum yani bir şey dikkatimi çekiyot, onun üzerine düşünmeye başlıyorum o sonra büyüyor büyüyor ve bir film haline dönüşüyor. Bazen böyle düşünüyorum bazen de diyorum ki ya keşke zamanında beni sinemaya getiren tesadüfler gerçekleşmeseydi ben bu işlere hiç bulaşmamış olsaydım, bir bakkal dükkanı işletseydim mesela... bazen böyle düşünüyorum çünkü bana utanç verici ve korkunç geliyor bazen. Ee, ama işte bunları topladığınız zaman değişiyor o yüzden bunun belirli bir cevabı yok. Yani mesela bu işin beni böyle bir insan yapacağını en başından bilseydim girmezdim herhalde. 


Böyle bir insan derken? Daha fazla düşünüp sorgulayan mı? 

  • -Evet. İnsanlar bir işe gidiyor, sekiz saat çalışıyor sonra kendine dönebiliyor. Ben de böyle olmuyor ya ben gece uyanıyorum, sabah aklımda o. Yani sürekli böyle böyle artık bu son yıllarda beni çok yormaya başladı. Çok pişman oluyorum bazen. Mesela futbolcu olmayı çok isterdim. Ya da mesela çiftçi olmayı. Ama bir saatten sonra bazı şeyleri de değiştirmenin imkanı yok. Yapabildiğim kadar da yapacağım artık sinemayı... 

 

Comments

Popular posts from this blog

KLASİK FİLMLER

ÇOCUK FİLMLERİ